Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür… O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür….

Yazar Arşivi

Kelebek ve Yaşam

Bir gün, bir kozada küçük bir delik açıldı ve bir adam bedenini bu küçücük delikten çıkarmaya çalışan kelebeği saatlerce seyretti. Sonra, kelebek sanki daha fazla ilerlemek istemiyormuş gibi durdu.Sanki,ilerleyebileceği kadar ilerlemişti ve artık daha fazla ilerleyemiyordu. Ve adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi. Eline bir makas aldı ve kozayı keserek deliği büyüttü. Kelebek kolayca dışarı çıktı. Fakat bedeni kocaman ve kanatları kuru ve buruşuktu.Adam, kelebeği izlemeye devam etti, çünkü zamanla kanatlarının büyüyüp bedenini taşıyabilecek kadar genişleyebileceğini umut ediyordu. Fakat bu olmadı!Gerçekte, kelebek ömrünün geri kalanını o kocaman bedeni ve kuru, buruşuk kanatları ile etrafta sürünerek geçirdi. Uçmayı hiç başaramadı. Adamın bu aceleci iyiliği içinde anlayamadığı,bu kısıtlayıcı kozanın ve kelebeğin o küçücük delikten dışarı çıkmak için verdiği mücadelenin,kelebek için gerekli olduğuydu, çünkü bu,Tanrı ‘nın,yaşam sıvısının kelebeğin bedeninden kanatlarına doğru akmasını sağlamak için bulduğu yoldu,böylece kelebek kozadan kurtulduğu anda uçmaya hazır olabilecekti.Bazen mücadeleler, hayatımızda tam olarak gerek duyduğumuz şeylerdir.Eğer Tanrı, hayatımıza hiçbir engelle karsılaşmadan devam etmemize izin verseydi sakat kalırdık. Şimdi ve daha sonra olabileceğimiz kadar güçlü olmazdık.Asla uçamazdık.Güç istedim…Ve Tanrı, beni güçlü yapmak için karşıma zorluklar çıkardı.Bilgelik istedim…Ve Tanrı bana çözmek için Sorunlar verdi. Zenginlik istedim…Ve Tanrı çalışmak için bana Beyin ve güçlü kaslar verdi. Cesaret istedim…Ve Tanrı üstesinden gelmem için bana Tehlike verdi. Sevgi istedim…Ve Tanrı yardım etmem için sorunlu insanlar verdi. iyilik istedim…Ve Tanrı bana fırsatlar verdi.İstediğim hiçbir şeyi elde etmedim İhtiyacım olan her şeyi elde ettim.

Platonik aşk üzerine

Sana uzaktan bakıyorum. Sana bakmak inanılmaz mutlu ediyor beni. Sen gidince aklım da senin peşinden sürüklenip gidiyor, yüreğim de.. Yanında biri mi var, ona bir şey mi söylüyorsun, onunla gülüyor musun.. içim yanıyor. Ama senden sonra gördüğüm o insan birden senden biri oluyor. Senin baktığın her yer artık güzel, senin konuştuğun her insan, özel oluyor. Sen evine şu yollardan gidiyorsun. Ardından yürüyorum. Beni fark etmiyorsun. Önünden geçtiğin evlere, gölgesinde yürüdüğün ağaçlara, her gün bindiğin otobüse bakıyorum. Senin gözünle bakıyorum. Sen yokken de o yollardan defalarca geçiyorum. Senin kokun, senin havan, senin auran sinmiş havaya.. Sanki seni soluyorum. Akşamları ne yaparsın acaba? Sofraya oturduğun zaman yanında kimler var? Hangi yemeği severek yersin, neyi sevmezsin? Kitap okur musun? Hangi kitapları seversin? Ne tür filmlerden hoşlanırsın? Televizyon izler misin? Gece sokağa çıkar mısın? Arkadaşlarınla en çok neye gülersin? En çok kim kızdırır seni..Hangi futbol takımını tutarsın? Bilmeliyim. Senin hakkındaki bütün ayrıntıları öğrenmeliyim. Çünkü ben de o filmlere gideceğim, ben de o dizileri izleyeceğim, ben de o yemekleri seveceğim ya da nefret edeceğim. Bilmeliyim. Baştan kuruyorum dünyamı. Seninle yaşamaya başlıyorum. Onca kalabalığın içinde, karmaşık yaşamın ortasında eğer sen varsan daha seni görmeden bir kuş gibi çırpınmaya başlıyor yüreğim. Bir ışık çarpıyor yüzüme, bir sıcaklık yürüyor göğsümde. Anlıyorum ki sen varsın. Sen ordasın. Sen gelmişsin. Bakmadan, başımı çevirip seni görmeden varlığının farkındayım. Ey uzak uzak baktığım.. göz göze gelmeden, saçını okşamadan, değil bir rüyayı bir cümleyi paylaşmadan sevdiğim sevgilim. Bir aşk filiz verdi, fidan verdi, kök saldı içimde. Onu sana göstermek için ömrümü veririm.

Tıkanıp kaldığında hayat

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde, yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, dağlara dönmeli yüzünü insan. Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak. Hep isteyip de bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa gerçekleştirmeyi denemeli! Her geçen gece ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, o dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı. Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, her akşam aynı can sıkıntılarıyla eve giriliyorsa, değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri, küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli! Sağlığını kaybedip ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat. İlla büyük acılar çekmemeli küçük mutlulukları fark etmek için!
Başkasının yerine koyabilmeli kendini; ağlayan birine “ GÜL ” inleyen birine “ SUS “ dememeli! Ağlayana omuz inleyene çare olabilmeli. Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; sevgisiz, soysuz kalarak! Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, derin bir soluk alıp hapsetmeli kokusunu içine. Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını. Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği; bir yaşlının hatıralarında geçmişi örebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli! Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; bir fırsat yaşamdan yeni bir şey öğrenebilmek için; kaçırmamalı! Çünkü hiç düşmemişsen el vermezsin kimseye kalkması için, hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların; merhaba dememişsen anlamsızdır elvedaların. Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı! Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek yada almak için. Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil, söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli! Akli ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere. Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için. Soruları olmalı yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak! Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi; ama kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki hakkını verebilsin sevdiklerinin; zaman bulabilsin; bir teşekkür bir elveda için. Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten; ama herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan. Tıpkı her şeye sahip olamayacağı gibi…
Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı…!:::CAN DÜNDAR:::

Yitik Bir Aşk’ a Mektuplar!

-1-

Yitirdik..
Bazı şeyler uçup gitti ahşap penceremden..Rüzgar alıp götürdü hatıralarımı.. Pencereyi kapatmaya çalıştıkça sanki senin elin engel oldu kapamama. Yere yığıldım, hareket edemedim. Aslında çok istemiştim biliyor musun, bulutların üzerine doğru giden hep senle olma hayalimi yakalamayı.. Bir kısmı gitmemiş ama sanki..

Yaşarken biteceğini bilmemek ne acı değil mi? Belki de hayatımızı yaşanılır kılan bu.. ölümü beklemek gibi.. ölümü beklemek saçmalıktır! Belki de bir süre saçmaladık senle…
Hatırlar mısın, deniz kenarında oturur susardık saatlerce.. Denizin sesini kokunla birleştirirdim.. İnanılmazdı.. Yanımdaydın.. Şimdi ise yanımda şarap şişesi var. Denizin sesini onun kokusuyla sunuyorum hayatıma.. Senin yerini tutmuyor.. Yetmiyor!
Bu günlerde yazıyorum. Kafamda bitiremediğim, gözümde belirip duran siluetine.. kadehimi kaldırıyorum, şerefe diyorum, gülüyorsun.. Kafam kıyak.. Beni öptün, üstümü örttün, ben uyudum, şimdi..

İyi geceler sevgilim.. Gel sen de yanıma sokul, sarıl bana, serin olur buralarda ilkbahar..

-2-

Bu akşam içmedim. Sadece yazdım. Yazmak benim için bir afyondu sanki. Kelimeler anlatıyordu beni. Kağıda veriyordum en büyük sırlarımı, seni çok sevdiğimi, unutamadığımı yazdım büyük puntolarla. Unutmalıyım ama… Unutmalı mıyım? Neden? Güzel şeyler unutulur mu? Hiç unuttuk mu yakamozu? Rakının tadını? Gülüşünü, bakışını, gözLerini… Hayır, atmalıyım bunları kafamdan.. Yitirdim seni, gittin yanımdan.. İstemedin delicesine yağmur yağarken el ele tutuşup koşmayı bir daha.. ıslanmayı aynı yağmurda..

Seni hiç suçlamadım, seni sadece sevdim..
Saat üç buçuk ve ben hala içmedim..

-3-

Bugün seni hatırlatan, içinde senin olduğun her şeyden kurtulmak istedim..Önce konser biletini attım cüzdanımdaki.. her yerde kar vardı, ama güneşim yanımdaydı.. O sıcacık gülüşün..Sonra, aldığın kitabı hediye ettim bir sahafa.. Okuyup okuyup birbirimize gönderdiğimiz şiirler olan kitap..Yazdığımız mektuplar.. En çok zorlandığım onlar oldu.. İlk önce gözyaşlarımla ıslattım onları, sonra buruşturup çöpe attım..Fotoğrafın hiç bitmeyen gülümsemesiyle bana baktıkça, daha bir batıyordu sanki rozetlerimizin iğneleri kalbime..Kalbim demişken, ondan hala kurtulamadım.. Nasıl yapacağımı bilmiyorum ama içinde sen hep varsın..

-4-

Biletimi aldım bugün, yine cam kenarı.. Nasıl da kavga ederdik cam kenarı için.. Sonra sen o karşı konulamaz gülümsemenden bir makam sunardın.. Bu melodiyi dinleyip hayran olmamak mümkün değildi.. Çeşit çeşit şımarıklıklar yapardık birbirimize, müzik dinlerdik aynı kulaklıktan, sarılırdık, gülerdik, mutluyduk, umutluyduk..

Sen uyurdun.. Uzun yolculukları pek sevmezdin, sen yolculukları sevmezdin, sen beni de sevmedin..

gelsene dedi bana
kalsana dedi bana
gülsene dedi bana
ölsene dedi bana
geldim
kaldım
güldüm
öldüm*

Şimdi nerede miyim? El sallıyorum umutsuzluğa, bu şiirin son dizesinden..

*Nazım Hikmet

-5-

Demek ki; 90 dakikayı kaldıracak kadar sevmiyorduk birbirimizi.. Oysaki gol sevinçlerimiz bile aynıydı.. Hakem kalbimizdi.. Belki de yanlış kararlar vermemizi sağladı..

Ben uzatma tabelasının kalktığını görmemiştim ve senin oyundan çıktığını. bilmiyorum ben sana faul yapmak istemedim hiç. Seni üzmemek için hep taca attım duygularımı.. Zaman geçirmeye çalışmadım sana karşı 1-0 öndeyken, ama hep kendi kaleme gol attım.. Direkten dönen toplarım hep oldu..

Şimdi sadece tribünden destekliyorum seni.. Takımımın renkleri ağlamaktan aktı. Meksika dalgalanmasıyla seni sevdiğimi söyleyeceğim son kez..

Kiralık olarak verdiğin sevginin süresi dolmadan, bonservis bedeli ödenmeden gidiyorum..

Akşama yastığa kafamı koyup tartışmalı pozisyonları değerlendireceğim..
Sanırım devam kararı doğru.. Bu da gol değil..

-6-

Bugün bir kızla tanıştım. Çok iyi vakit geçirdik. Saatlerce güldük, şarkılar söyledik. Beni mutlu etti bu sensiz geçen bir yıldan sonra. Ümitlendirdi. Ertesi gün tekrar buluşma sözü vererek ayrıldık. Ertesi günü iple çekiyordum.Ertesi gün yine aynı yerde buluştuk. Deniz kenarında oturduk saatlerce. O an akşam düşündüklerimi söylemek istedim ona. Adı Nazdı. Naz dedim. Yüzüme baktı. ama yüzü Naz’ın yüzü değildi. Onun yüzüydü. Neden peşimi bırakmıyordu bu yüz. Neden aşık olmama engel oluyordu. Hiçbir şey demeden kaçtım, uzaklaştım oradan. Keşke düzelseydi her şey..

Yeni bir güne, yeni bir yüzle uyanmak ümidiyle, onu içimden atabilmek ümidiyle, kadehimi ümitsizliğe kaldırıyorum

-7-

Bugün seni o kadar özledim ki.. Yanımda olmanı çok istedim. Kokun için, sıcak ellerin için değil, beni anladığın için.. Sen gittiğinden beri hep yarımım. Ben çok kötüyüm diyerek, omzumda ağlayabileceğim sen yoksun.. Belki de başka biri şuan..dilim varmıyor..
Bazen gelirsin diye ışığı kapatmıyorum. Karanlıkta korkarsın, bilirim.. kapatmıyorum çünkü evde yokum sanıp geri dönersin diye.. Aslında evde yokum, bavulunu alıp gittiğinden beri.. beraber dolaştığımız caddelerde ruhum, gülmekten öldüğümüz kafelerde, zıplamaktan yorulmadığımız konser alanlarında, rüyalarda, omzumda..
Omzunda ağlamaya o kadar ihtiyacım var ki..

KARAMSARLIK

İnsanoğlunun hayatında kimi zamanları vardır ki çökmüş, bitap olmuş evlere benzer. Tam anlamıyla kendini yerde hissetmese bile onu ayakta tutan birkaç sağlam direkten başka bir şeyinin de olmadığının farkındadır. Hafif esen rüzgârlarda bile gövdesi oynar, hep yıkılma korkusunu tadar. Evet, herkes hayatında bir kez bile olsa bu ruh halini yaşamıştır. Çevremizdekilerin bizlere yabancılaştığı, güvensizlik duygusunun hat safhada olduğu anları yaşamayan yok gibidir.
Her şeye rağmen hayat yaşamaya değer;
Yaşadığımız tüm olumsuzluklara rağmen hayat kendi çizdiği yolda ilerlemeye devam ediyor. Bizler sadece yazılmış senaryoda birer oyuncuyuz. Bazılarımız oyununu beğenerek oynarken, bazılarımız oynadığı oyundan hoşnutsuz. İnsanoğlunun yaşam denen oyuna bakış açısı ne olursa olsun herkes bir gün oyunu bırakacaktır. Peki, sonucu belli olan bir oyunda zamanı dolu dolu yaşamak varken neden aksilik yapıp onu içi boşaltılmış cevize benzetiriz.
Hayatımızda zaman zaman değişiklik yapıp ona farklı renkler katmalıyız. Yaşam tekrarlardan oluşan bir bütün ve her insanda olduğu gibi bu tekrarları yaşamak bizleri olumsuzluğa sevk etmektedir. Bunu yenmek için hayatımızda bazı rötuşlar yapabiliriz.
İşe sabah katlığımız anla başlayabiliriz. Kalkar kalkmaz camımızı sonuna kadar açıp, yaşamın bize bahşettiği en güzel duyguyu, nefes almayı tadarak yaşayabiliriz. Olumsuzluk havasını üzerimizden sabah ilk kalktığımız anda atabilirsek günümüz daha neşeli geçecektir.
Şu bir gerçek ki insan kendinin doktorudur.
Okuduğum bir deneyde birkaç tane hasta olan denekleri farklı odalara kapatırlar. Hepsi vücudundaki ağrılardan şikâyetçidir. Onlara yeni icat olan bir ilaç vereceklerini ve bu şekilde tüm ağrılarından kurtulacaklarını söylerler. Hepsine bir bardak içinde verdikleri sıvıyı içirirler. Belli bir süre sonra hastaların çoğu ağrılarının geçtiğini söyleyip odadan çıkarlar. Fakat verilen sıvı sadece renklendirilmiş sudan başka bir şey değildir.
Bu demektir ki insan neye şartlanır ve neyi isterse onu yaşar.
Hayat bizim çizmediğimiz bir oyun olsa da onu nasıl oynayacağımız bizim elimizde.
Olumsuzluklar sizi olumsuz kılmak için değil hayatın değerini anlamak için bir yol olsun.

*******KENDİ YAZIM*******

Bugünü son günün gibi yaşa

Bugünü son günün gibi yaşa

Bugünü son günümmüş gibi yaşayacağım.Bana bahşedilen bu son değerli günde ne yapmalıyım?

İlk önce, hayat kabını öyle sıkı kapatmalıyım ki, tek bir damlası bile kumlara akmasın. Bir anını bile dünün talihsizliklerine, yenilgilerine, dünün ıstıraplarına yakınmakla harcamamalıyım; niçin iyiyi kötüye feda edeyim ki?

Kum saatindeki kum tanecikleri yukarı doğru akabilir mi?
Güneş battığı yerden doğabilir, doğduğu yerden batabilir mi?
Dünün sıkıntılarını hafifletebilir ve düzeltebilir miyim? Dünün yaralarını geriye çağırıp iyileştirebilir miyim? Dünden daha genç olabilir miyim?
Ağızdan çıkan kötü sözleri, indirilen darbeleri, verilen acıları geriye alabilir miyim?
Hayır.
Dün ebediyen gömülmüştür ve bir daha dünü düşünmeyeceğim.
Bugünü son günümmüş gibi yaşayacağım.
Peki o zaman ne yapmalıyım?
Dünü unuturken, yarını da düşünmeyeceğim. Şimdi’yi niçin belki’ye feda edeyim?
Yarının kumları, bugününkilerden önce akabilir mi?
Güneş bu sabah iki kez mi doğacak?
Bugünün yolunda yürürken yarının işlerini yapabilir miyim? Yarının altınlarını bugünün kesesine koyabilir miyim?
Yarının çocuğu bugün doğabilir mi?
Yarınki ölüm, gölgesiyle bugünün sevincini karartabilir mi?
Kendimi, hiçbir zaman tanık olmadığım olayların üzerinde görebilir miyim?
Hiçbir zaman gündeme gelmeyecek sorunlarla kendime eziyet edebilir miyim?
Hayır!
Yarın, dünle birlikte gömülüdür ve ben bir daha onu düşünmeyeceğim.
Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım.
Sahip olduğum her şey bugündür ve bu saatler şu anda sonsuzdur. Güneşin doğuşunu idam cezası ertelenmiş bir mahkûm gibi sevinç çığlıklarıyla selamlayacağım. Kollarımı, o paha biçilmez armağana, yeni bir güne doğru uzatacağım. Aynı şekilde, daha dün, gün doğuşunu selamlayan ama artık bugün hayatta olmayanları düşündüğümde şükredeceğim.
Ben gerçekten de talihli bir insanım ve bugünün saatleri hak edilmemiş ikramiye gibiler. Benden çok daha iyi olanlar ayrıldıkları halde, bana niçin fazladan bir gün bahşedildi? Onlar amaçlarına ulaştılar da benimki henüz başarılmadı mı? Tabiatta bir amaç var mı? Bu benim fazladan bir günüm mü?
Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım.
Yalnızca bir tek hayatım var ve hayat bir zaman ölçüsünden başka bir şey değildir. Eğer birini harcarsam, ötekini de yok etmiş olurum.
Bugünü harcarsam, hayatımın son sayfasını da yok etmiş olurum. O nedenle, bugünün her anını bağrıma basıyorum, çünkü bir daha geri gelmeyecek. Yarın çekilmek üzere bugün bankaya yatırılamam; kim rüzgârı tuzağa düşürebilir ki?
Bugünün her anına iki elimle sarılıp sevgiyle okşayacağım, çünkü değerine paha biçilemez. Karşılığında bütün altınlarını vermeye hazır ola n yaşlı adam, bir nefes satın alabilir mi? Gelecek saatlere ne kadar bir fiyat biçebilirim ki? Onları paha biçilmez kılacağım.
Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım.
Zaman öldürme araçlarından kesinlikle kaçınacağım. Sürüncemede bırakmayı eylemle yok edeceğim. Kuşkuyu inancın altına gömeceğim. Korkuyu güven ile dağıtacağım. Boşboğazlara kulak vermeyecek, işlemeyen ellerle oyalanmayacak, aylakların bulunduğu yere gitmeyeceğim. Bundan böyle biliyorum ki, aylaklığa fırsat vermek, sevdiklerimin yiyeceğini, giyeceğini ve sevgisini çalmaktır. Ben sevgi dolu bir insanım ve bugün sevgimi ve büyüklüğümü kanıtlamak için son günümdür.
Bugünü son günümmüş gibi yaşayacağım.
Bugünün görevlerini bugün yerine getireceğim.
Bugün, çocuklarımı okşayacağım; yarın olmayabilirler, tabii ben de. Bugün kadınımı tatlı öpücüklere boğacağım; yarın olmayabilir, tabii ben de.
Bugün ihtiyaç içindeki dostuma destek olacağım, yarın yardıma çağırmayabilir ya da ben sesini duyamayabilirim.
Bugün kendimi adayıp çalışacağım, yarın ne verecek bir şeyim de ne alacak bir kimsem kalmayabilir.
Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım.
Eğer bu benim son günümse, benim en büyük anıtım olmalıdır. Bugünü hayatımın en iyi günü yapmalıyım. Bugün her dakikayı sonuna dek içeceğim. Tadına bakacak ve şükredeceğim. Her bir saatini sayacak, her dakikasını değerli bir şeyle dolduracağım. Hiç çalışmadığım kadar çalışacak, kaslarımı bağırtıncaya kadar yoracak ve sonra devam edeceğim. Bugünün her dakikası, dünün saatlerinden daha bereketli olacak. En son günüm, en iyi günüm olmalı.
Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım.
Ve eğer son günüm değilse, diz çöküp şükredeceğim.
(20 Eylül 1997′de yayınlandı)

Telefondaki arkadaş

yaşlı adamNumarayı çevirirken, nasıl oldu bilmiyorum ama çevirdiğim numaranın yanlış olduğunu bilmeme karşın telefonu kapatmadan hattın öteki ucundan yanıt verilmesini bekledim. Yaşlı bir adam aksi bir ses tonuyla yanıt verdi. “Yanlış numara!” dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Canım sıkkın, aynı numarayı bir daha çevirdim. Aynı ses “Size yanlış dedim!” dedi ve yine telefonu yüzüme kapattı. Yanlış bir numara çevirdiğimi nereden biliyordu? Bir polis çevresinde olan bitene karşı her zaman ilgili olmak konusunda eğitim görür. Hiç düşünmeden aynı numarayı üçüncü kez çevirdim. “Yeter artık” dedi adam. “Yine sen misin?” “Evet” dedim. “Daha ağzımı bile açmadan yanlış numarayı çevirdiğimi nereden biliyorsunuz?” “Bunu da sen bul!” diyerek telefonu tekrar yüzüme kapattı. Oturduğum yerde ahize elimde kalakaldım. Sonra büyük bir kararlılıkla adamı bir daha aradım. “Buldun mu?” dedi. “Aklıma bir tek şey geliyor… Sizi kimse aramaz.” “Tamam buldun!” dedi ve telefonu dördüncü kez yüzüme kapattı. Sinirlerim gevşediği için, gülerek aradım adamı bu kez. “Şimdi ne istiyorsun?” diye sordu. “Yalnızca… Bir ”Merhaba” demek istedim.” “Merhaba mı?” diye sordu adam şaşkınlığını gizleyemeden. “Neden?” “Ne bileyim. Sizi kimse aramıyorsa, bari ben arayayım dedim.” “Peki. Merhaba. Kimsiniz?” Sonunda başarmıştım. Meraklanma sırası ondaydı. Kendimi tanıttıktan sonra, ona kim olduğunu sordum. Adını söyledikten sonra, “Seksensekiz yaşımdayım ve son yirmi yıldır bir günde telefonla bu kadar aranmamıştım yanlışlıkla olsa da!” dedi ve gülmeye başladık. Yaklaşık on dakika sohbet ettik. Ne ailesi ne de bir arkadaşı vardı. Yakınlarının tümü ölmüştü. Asansör görevlisi olarak çalıştığı günlere ilişkin anılarından söz ederken sesi çok içten geliyordu. Kendisini tekrar arama konusunda izin istedim. “Neden böyle bir şey yapmak istiyorsun?” diye sorarken şaşkınlığını saklayamıyordu. “Ne bileyim. Telefon arkadaşı olabiliriz, hani şu mektup arkadaşları gibi.” Tereddüt etti. “Yeni bir arkadaşım olmasının bence bir sakıncası yok” dedi. Sesi oldukça duyarlıydı bu kez. Ertesi gün ve sonraki günlerde onu yeniden aradım. Sohbeti tatlıydı. Bana Birinci ve İkinci Dünya Savaşı anılarından, öteki tarihi olaylardan söz etti. Ona evimin ve ofisimin telefon numaralarını verdim. O da beni arayabilecekti. Aradı da… Hemen hemen hergün. Yalnız ve yaşlı bir adama iyilik yapmak değildi amacım yalnızca. Onunla konuşmak benim için önemliydi, çünkü benim yaşamımda da büyük bir boşluk vardı. Yetimhanelerde, bakıcı ailelerin yanında büyümüştüm, hiç babam olmamıştı. Zamanla onu baba gibi görmeye başladım. Ona işimden, üniversitedeki derslerimden söz ediyordum. Yaşamımda psikolojik danışmanım rolünü üstlenmişti. Üstlerimden biriyle aramdaki anlaşmazlıktan söz ederken, yeni arkadaşıma “Onunla aramdaki bu sorunu bir an önce çözmem gerekiyor” dedim. “Acelen ne?” diye uyardı beni. “Bırak aranızdaki olaylar biraz yatışsın. Benim yaşıma geldiğinde, zamanın pek çok şeyin ilacı olduğunu anlıyorsun. İşler kötüye giderse, o zaman konuş onunla.” Uzun bir sessizlikten sonra, “Biliyorsun…” dedi sakin bir sesle. “Seninle kendi oğlumla konuşuyormuşum gibi konuşuyorum. Her zaman bir ailem ve çocuklarım olmasını istedim. Bu duygunun ne olduğunu anlayamayacak denli gençsin.” Hayır değildim. Ben de hep bir ailem ve bir babam olsun istemiştim. Fakat ona hiçbir şey söylemedim. Çok uzun zamandır yüreğimde taşıdığım acıyı daha fazla taşıyamamaktan korktum. Bir akşam seksendokuzuncu doğum gününün yaklaşmakta olduğunu söyledi. Kendi ellerimle hemen çok büyük bir doğum günü kartı hazırladım. Kartın üzerinde bir doğum günü pastası ve seksendokuz tane mum vardı. Tüm iş arkadaşlarımdan kartı imzalamalarını istedim. Yaklaşık yüz imza oldu kartta. Bundan çok hoşlanacağından emindim. Dört aydır telefonda sohbet ediyorduk, artık yüz yüze gelmemizin zamanı gelmişti. Doğum günü kartını kendi elimle götürmeye karar verdim. Kendisini ziyarete gideceğimi söylemedim. Sürpriz yapmak istiyordum. Telefon rehberinden adresini buldum ve oturduğu apartmana gidip, arabamı sokağının başına park ettim. Apartmana girdiğimde postacı elindeki mektupları ayırıyordu. Adının yazılı olduğu posta kutusunu denetlerken postacı doğru yerde olduğumu işaret etti başıyla. Yüreğim heyecanla çarpıyordu. Acaba telefonda kurulan aramızdaki kimyasal yaklaşım, yüz yüze de kurulacak mıydı? İçimden bir kuşku duygusu gelip geçti. Belki de babamın beni reddettiği gibi o da reddecekti. Kapısını çaldım. Yanıt gelmeyince daha hızlı çaldım. Postacı başını kaldırıp bana baktı. “Kimse yok” dedi. “Evet” dedim. Kendimi biraz tuhaf duyumsuyordum. “Telefonu yanıtlaması ne denli uzun sürüyorsa, kapıyı açması da…” “Akrabası mısınız?” diye sordu postacı. “Hayır, arkadaşıyım yalnızca.” “Çok üzgünüm” dedi üzgün bir sesle. “Bay Meth önceki gün öldü.” “Öldü mü?” dedim. Şaşkınlık içindeydim, inanamıyordum bir türlü duyduklarıma. Sonra kendimi toparladım, postacıya teşekkür ettim ve dışarıya çıktım. Arabaya doğru yürürken gözlerim yaşlarla doluydu. Yaşamlarımızdaki güzelliklerin ayırdına varmak kimi zaman ani ve beklenmedik bir olayla olanaklıdır. Şimdi yaşamımda ilk kez, birbirimize ne denli yakın olduğumuzu anladım. Herşey ne denli de kolay olmuştu; bir dahaki sefere kendime yakın bir arkadaşı çok daha kolay bulacaktım. Yavaş yavaş bir sıcaklık kapladı bedenimi. Birden sanki onun ters sesini duydum. “Yanlış numara!” Sonra kendisini neden bir daha aramak istediğimi sorması geldi aklıma. Yüksek sesle “Çünkü sen benim için önemlisin” dedim. “Çünkü ben senin arkadaşınım.” Açılmamış doğum günü kartını arabamın arka koltuğuna koydum ve direksiyona geçtim. Arabamı çalıştırmadan arkama döndüm bu kez fısıldadım: “Ben yanlış numara çevirmedim. Sen benim arkadaşımdın.”.

Etiket Bulutu

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.